19 Şubat 2018 Pazartesi

YEŞİL BAŞLI ÖRDEKLER EFSANESİ

Derler ki, ''Küçük gölün dibi bulunmaz'' buna inanırlar da sözde, bu göle, ucuna ağır bir taş bağlanmış uzun uzun urganlar salınmış da yine bulunamamış dibi. anlattıklarına göre kereste yüklü bir araba mandalarıyla birlikte yitip gitmiş bu gölde. Gölün suları yosunludur yemyeşildir bu yüzden de. Çok ekiden bu gölün bulundğu yerde bir hamam varmış. Bir kış günü, gelin hamamı yapılırken hamam çökmüş sular ortalığı kaplamış, sular ortalığı kaplamış, her şeyi almış götürmüş. Gelini de. Bir zaman sonra orada bir göl oluşmuşve de bu gölde ördekler yüzmeye başlamış bir zaman daha geçmiş bir de bakmışlar ki yeşil başlı dişi bir ördek de, öteki ördeklerden ayrı tek başına salına salına yüzmekte. Hiçbir ördeği yanına yaklaştırmıyormuş, ''işte'' derler. ''o tek başına yaşayan ördek, muradına ermeden sulara gömlülen gelindir'' O ördeği şimdi bile görenler varmış ''kış günlerinde ördek avına gidenler, o yeşil ördeği görür, ama vurmazlarmış onu'' derler.

TOMARA EFSANESİ

Çok eskiden Gümüşhanedeki Tomara şelalesinin önünden kucağında bebeğiyle bir kadın geçer. Çocuğunun poposunu yıkamak isteyen kadın kara kara düşünüyormuş. Çünkü rivayete göre tomara şelalesi eskiden süt akıyormuş. Bunu gören Hz. Hızır "Dön ey yaver dön! Sütten çok suya ihtiyaç var ." O günden sonra tomara şelalesi su akmaya başlamış . Ve hala tomara şelalesi her hızlannca süt re
nginde köpürür.


PEPPUK EFSANESİ

Birgün uzun yıllar önce iki kardeş varmış.İki kardeş Bingöl'de yetişen ve yenilen kengel otu toplarlarmış.Ancak diğer kardeşin torbası hiç dolmuyorumş. Kardeş demiş ki ya senin torban hiç dolmuyor.Yoksa sen yiyormuşuz demiş .Kardeş getir ben yemiyorum inanmıyorsan karnımı aç bak demiş.Kardeşi karnını kesmiş ve bakmış karnında hiçbirşeyi yokmuş.Oysa torbanın altı delik olduğu için kardeşinin ki hiç dolmuyormuş.Diğer kardeşi ben naptım diyerek kardeşini hüzünlü hüzünlü yıkamış ve gömmüş.Allaha yalvaracak beni kuş yap demiş.Alah onu kuş yapmış ve kuş başlamış söylemeye "Peppuk peppuk kim öldürdü ben öldürdüm,kim yıkadı ben yıkadım,ben gömdüm diyerek onu kürtçe şelinde dermiş ilkbahar aylarında bı efsana herkesin dilinden diline geçmiş ve herkes kardeş acısına bak demiş.Zaten Bingöl'de çok eskiden kalma insanlara sorulsa herkes anlatır.

ÇAYDA ÇIRA EFSANESİ

Elazığ halkoyunlarının incisi çayda çıra oyunu elde tabaklara konan mumlarla karanlık bir mekanda başlanarak oynanır. Elazığ'ın ulusal ve uluslararası tanıtımında büyük rolü ve adeta simgesi olan bu halkoyunun doğuşu hakkında çeşitli efsaneler anlatılır. Bu efsanelerden en yaygını şöyledir:

Uluovayı ortadan ayıran Haringit çayının kıyısında kurulu bir köyde düğün vardır. Bu köyün ileri gelenlerinden birinin oğlu evlenmektedir. Yenilir, içilir, günlerce eğlenilir. Artık düğünün son gecesidir. Eğlence olanca coşkusu ve güzelliği ile devam etmektedir. Aniden ay tutulur. Bu olay pek hayra yorumlanmaz. Düğüne katılanlar bunu uğursuzluk olarak yorumlarlar. Davetliler tedirgin olurlar. Düğünün neşesi kaçar, coşkusu donar.Damadın annesi Pembe hatun buduruma çok üzülür. Ne kadar mum varsa köyde toplatır, tabaklara dizer ve orada bulunanların ellerine tutuşturur. Kendisi de başa geçerek mumların ışığında oynamaya başlar. Çalgıcılar hemen bu oyuna uygun müzik bulurlar. Davetliler coşar eğlence devam eder. Böylece çayda çıra oyunu ve melodisi ortaya çıkar.

GELİN KAYASI EFSANESİ

Yozgat'taki Nohutlu Tepesi’nin arkasında bulunan Cehrilik yakınlarında deveye binmiş geline benzeyen kayalar bulunmaktadır. Bu kayalara "Gelin Kayası "denir. Efsaneye göre köyün birinden gelin alayı gelmektedir. Eşkıyalar gelin alayını çevirirler. Niyetleri kervandaki gelini alıp esir pazarında satmaktır. Gelin alayının er kekleri eşkıyalarla vuruşurlar ve hayatlarını kaybederler. Eşkıyalar, gelini ve damadı yakalamak üzeredirler. Yakalanacaklarını anlayan gelin ve damat Allah'a dua ederler. "Allah'ım bizi bu eşkıyaların eline düşürme, bizi ya taş et, ya kuş et" Duaları kabul olunur. Güzel gelinle birlikte eşkıyalar, develer ve atlar oracıkta taş olurlar. Damat ise kuş olup gökyüzüne uçuverir. Güzel gelinin ağlarken gözünden döktüğü yaşlar sel olur ve orada kırmızılalecikler bitmeye başlar. Zamanla bu laleler tüm tepeyi kaplar. Eğrice'de (masyısın ikinci haftasında) cehrilik laleleri kırmızı kırmızı açar ve beyaz güvercinler gökyüzünde süzülürler

KEREM İLE ASLI EFSANESİ

Adı Ahmet Mirza olan Kerem, Islahan Şahının oğludur. Şahın hazinedarlığını yapan Ermeni Keşişinin kızı Aslı ile Kerem birbirlerini severler. Şah Keşişten kızı oğluna ister. Keşiş, bir müslümana kız vermek istemez. Fakat hükümdarın isteğini reddemez bir mühlet ister ve bu mühletin içinde gizlice memleketten kaçar.

Kerem de Aslı'nın peşinden yola düşer. İşte, Kerem'in sevdiği kızın ardınca bütün Anadolu'yu baştan başa gezmesi böylece başlar. Kerem artık yanında sadık arkadaşı Sofu, omuzunda sazı ile bir "Aşık" olmuştur. Her gittiği yerde, her rasladığına sazıyla ve yanık türküleriyle, Aslı'nın izini sorar, ona haber verenler de olur, vermeyenler de... Bazı defa nehirlere, dağlara, kayalara, dağlardaki hayvanlara derdini döker, yolunu bağlayan karlı, boranlı bellerden yol ister. Onun önüne çıkan engeller, bir defa inkisarına uğradılar mı iflah olmazlar. Kerem aşk ateşinde pişe pişe kemale erer, keramet sahibi olur. Allah onun her dileğini yerine getirir.



Kerem ile Aslı EfsanesiBazı şehirlerde Kerem, Aslı Han'a bir zaman kavuşur. Keşişten habersizce bir müddet birbirlerine sevgilerini anlatırlar, dertlerini dökerler. Erzincan Bağlarında ve Kayseri'de olduğu gibi... Sonunda Kerem Aslı'sının peşinden Halep'e varır. Halep Paşasına kendini sevdirir. Paşa, Keşişi tehdit ederek kızını Kerem'e vermeye razı eder. İki sevdalının nikahları kıyılır. Fakat kötü ruhlu Keşiş onlara son fenalığı yapar. Kızına sihirli bir gerdeklik gömlek giydirir. Bu gömlek son düğmesine kadar açılır, tekrar kapanır imiş. Kerem sevdiğinin düğmelerini bir türlü çözemez. Yüreğinden kopup gelen ateşle yanar, kül olur. Kerem'in külleri dağılmasın diye bekleyen Aslı Han'ın saçları, küllerin içinde kalmış bir kıvılcımla tutuşur, iki aşığın ancak külleri birbirine kavuşur.

Sevgililerin birbirine kavuşmasıyla sona ermeyen bir macera olduğu için Kerem hikayesi toy, düğün ve kış geceleri muhabbetlerinde eğlence vasıtası olan halk hikayeleri arasında, çok sevildiği halde, başından sonuna kadar anlatılmaz, hatta birçok yerlerde bunun anlatılmasını günah sayarlarmış.

PERİ BACALARI

Orak mevsimindelermiş ve tarlasındaki ekinini toplamak için şafak vakti gitmek istemiş. Fakat, bir türlü yatağından kalkacak gücü bulamamış. Sürünerek kulübesinin önüne kadar gitmiş ve kendi kendine “ yazık oldu emeğime, yel savuracak, kuşlar gagalayacak” demiş. Akşam vaktine kadar kulübenin önünde kalakalmış. Birden peribacalarından elleri ışıklı birçok adamın dışarıya çıktıklarını görmüş. Hepsi birden çiftçinin tarlasına doluşmuşlar. Hemen işe koyularak ekinleri toplamışlar ve harmana taşımışlar. Şafak vakti yaklaşmışken onlar da birden ortadan kaybolmuşlar.Tekrar akşam olunca, ellerinde ışıkları olan bu adamlar yani periler yine işe koyulmuşlar. Ekinleri dövüp savurmuşlar ve tepe gibi yığmışlar. Şafak sökerken de yine ortadan kaybolmuşlar. Çiftçi bir gayretle köyden çuvallar almış ve harmanlanan ekinlerin yanına bırakmış. Akşam olunca da periler gelmişler ve çuvalları doldurarak köye taşımışlar. Sonra da ambar deliğinden içeri dökmüşler.Periler, yaşlı çiftçinin her yılki ekinlerini periler ekmiş ve biçmişler. Bu çalışkan ve becerikli çiftçinin elini sıcak sudan soğuk suya sokturmamışlar. Ama, diğer köylüler bunca işi bu yaşlı adamın yaptığına bir türlü akıl sır erdirememişler. O da kimseye bir şey anlatmamış ve ölünceye kadar rahatlık ve bolluk içinde yaşamış.

Orak mevsimindelermiş ve tarlasındaki ekinini toplamak için şafak vakti gitmek istemiş. Fakat, bir türlü yatağından kalkacak gücü bulamamış. Sürünerek kulübesinin önüne kadar gitmiş ve kendi kendine “ yazık oldu emeğime, yel savuracak, kuşlar gagalayacak” demiş. Akşam vaktine kadar kulübenin önünde kalakalmış. Birden peribacalarından elleri ışıklı birçok adamın dışarıya çıktıklarını görmüş. Hepsi birden çiftçinin tarlasına doluşmuşlar. Hemen işe koyularak ekinleri toplamışlar ve harmana taşımışlar. Şafak vakti yaklaşmışken onlar da birden ortadan kaybolmuşlar.Tekrar akşam olunca, ellerinde ışıkları olan bu adamlar yani periler yine işe koyulmuşlar. Ekinleri dövüp savurmuşlar ve tepe gibi yığmışlar. Şafak sökerken de yine ortadan kaybolmuşlar. Çiftçi bir gayretle köyden çuvallar almış ve harmanlanan ekinlerin yanına bırakmış. Akşam olunca da periler gelmişler ve çuvalları doldurarak köye taşımışlar. Sonra da ambar deliğinden içeri dökmüşler.Periler, yaşlı çiftçinin her yılki ekinlerini periler ekmiş ve biçmişler. Bu çalışkan ve becerikli çiftçinin elini sıcak sudan soğuk suya sokturmamışlar. Ama, diğer köylüler bunca işi bu yaşlı adamın yaptığına bir türlü akıl sır erdirememişler. O da kimseye bir şey anlatmamış ve ölünceye kadar rahatlık ve bolluk içinde yaşamış.

15 Şubat 2018 Perşembe

Akdamar Efsanesi


Akdamar Adası, Van'ın Gevaş ilçesi yakınlarında, üzerinde şu anda onarıma muhtaç bir kilise, bu kilisenin duvarlarında çok güzel freskler ve ikonalar bulunmaktadır. Yağmalanmış, hor görülmüş ama hala zamana karşı durmaya çalşıyor.

Mistik bir güzelliğe sahip Van Gölü daha pelçok efsane ile anılır.

Ah Tamara Efsanesi :Bir zamanlar adadaki kilisede bir rahip varmış, rahibin güzel kızına, sahildeki köyden bir genç, kızı görür ve ona aşık olur. Ama rahip, bu aşka izin vermez ve delikanlının bir daha adaya gelmemesini söyler. Ama aşk iki kıyı arasında gece olunca fener işaretleriyle devam eder.Tamara geceler elindeki fenerle yerini belli eder,sevgilisinin yüzerek yanına gelmesini sağlardı. Bir zaman sonra rahip durumun farkına varır ve fırtınalı bir gecede karşı kıyıya fenerle işaret verir. Fener işiğını gören genç hemen suya dalar, fakat rahip fenerin yerini sürekli değiştirmektedir. Bir süre sonra yorgun düşer. Ne ileri nede geriye dönebilir. O an iki kelime dökülüverir dudakların: Ah, Tamara. 


Şahmaran Efsanesi

Efsane, yerin yedi kat altındaki bir mağarada yaşanıyor. Bu mağarada ‘Meran’ adı verilen yılanlar yaşıyormuş. Bu mağaraya ‘yeraltı ülkesi’ de deniyor. Bu yılanlar, bildiğimiz yılanlardan biraz farklı. Normalde yılan ifadesi olumsuz durumlar veya kötü ve soğuk bir anlam içerir. Ancak efsanemizdeki yılanlar iyilik sembolü, doğruluk timsali, akıllı yılanlar... Herkesin varlığından haberdar olduğu ancak görmediği iyi oldukları bilinen, barışçıl ve zararsız bu yılanlar mağaradan çıkmıyor. Yılanlar, bu güzel özelliklerini güzeller güzeli kraliçeleri Şahmeran’dan alıyorlar. Bölgede yaşayanların kafasında da görmedikleri Şahmeran’ın siluetleri beliriyor ancak somut bir varlık olarak düşünemiyorlar.

Efsanenin kahramanı olan isim konusunda da farklılıklar var. Cemşab, Lokman Hekim, Tahmasp, Melikiya, Belkıya isimleri Şahmeran’la ilk karşılaşan veya yılanlar mağarasını keşfeden isim olarak anılıyor. Bu hikâyede bu ismin Cemşab olduğu kanaati daha ağır basıyor. Biz de Cemşab’ın maceraları ile devam edelim.

Cemşab, fakir bir ailenin oğlu. Geçimini odun satarak sağlıyor. Cemşab ve arkadaşları ormanda dolaşırken içi bal dolu bir mağara veya kuyu keşfederler. Balı mağaradan çıkarmak için Cemşab’ı aşağı indirirler. Balı alan arkadaşları kendilerine daha çok pay düşmesi için Cemşab’ı bırakıp kaçarlar. Cemşab, mağarada bir ışık huzmesi fark eder. Bir küçük delikten sızan ışığa doğru gider ve deliği bıçağı ile genişletir. Gözlerine inanamayan Cemşab, çok güzel bir bahçe ile karşılaşır. Bahçede eşi ve benzeri görülmemiş bitki ve çiçekler görür. Bir havuzun çevresinde de çok sayıda yılan olduğunu fark eder. Havuzun başında da süt beyaz vücudu olan insan başlı bir yılan oturduğunu görür.

Deliği büyüterek bahçeye çıkan Cemşab, Şahmeran’la karşılaşır. Rivayete göre Cemşab’ı gören Şahmeran, ona güzel sözler söyler. Misafiri olduğunu ve çevredeki yılanlardan korkmaması gerektiğini söyleyen Şahmeran, Cemşab’a ikramlarda bulunur. Daha sonra sohbet etmeye başlarlar. Cemşab, başından geçenleri anlatır. Şahmeran ise, kendisine de insanların zarar vermek istediğini söyleyerek, insanların küçük menfaatler karşısında başkasının büyük zararlarına razı olan nankör ve hilekâr varlıklar olduğunu ifade eder. Cemşab, Şahmeran’ın güvenini kazanmış ve uzun yıllar benzeri görülmemiş bahçede yılanlarla yaşamış.

Harput Kalesi Efsanesi

Eskiden Harput kalesi yapılırken su yokmuş o zaman padişah şu kararı almış kale yapılırken hayvan sütü kullanılmış



Truva Atı Efsanesi

Çanakkale de yaşanan savaşlardan birinde güçlü kuvvetli bir savaş atı varmış. Bir gün halk savaşta savaşacak yiğitler için cephaneyi savaş alanına taşımada yardım etmek istemişler .Bu türk milletinin içinde taşıdığı asil kanın hakkını da veren savaş atları sayesinde savaş kazanılmış . işte o savaştan şağ çıkan olmadığı için tüm şehit aileleri perişan olmuş . bir şehitin ailesi de oğullarından hatıra kalmasını istediği savaş atını almışlar ve işte o gün savaşta ölen şehitler dirilmiş .atın sahibi olan Şehit atını alıp çanakkale meydadına gitmiş orada şavaş aklına gelmiş ve atı ile konuşmaya başlamışlar at vatanı için ölmeye razı olduğunu söyleyince o soğuk günde birden olduğu yerde heykel gibi kala kalmış ve soğukdan kas katı kesilmiş
VATAN SAĞOLSUN...

Kerem İle Aslı Efsanesi

Adı Ahmet Mirza olan Kerem, Islahan Şahının oğludur. Şahın hazinedarlığını yapan Ermeni Keşişinin kızı Aslı ile Kerem birbirlerini severler. Şah Keşişten kızı oğluna ister. Keşiş, bir müslümana kız vermek istemez. Fakat hükümdarın isteğini reddemez bir mühlet ister ve bu mühletin içinde gizlice memleketten kaçar.

Kerem de Aslı'nın peşinden yola düşer. İşte, Kerem'in sevdiği kızın ardınca bütün Anadolu'yu baştan başa gezmesi böylece başlar. Kerem artık yanında sadık arkadaşı Sofu, omuzunda sazı ile bir "Aşık" olmuştur. Her gittiği yerde, her rasladığına sazıyla ve yanık türküleriyle, Aslı'nın izini sorar, ona haber verenler de olur, vermeyenler de... Bazı defa nehirlere, dağlara, kayalara, dağlardaki hayvanlara derdini döker, yolunu bağlayan karlı, boranlı bellerden yol ister. Onun önüne çıkan engeller, bir defa inkisarına uğradılar mı iflah olmazlar. Kerem aşk ateşinde pişe pişe kemale erer, keramet sahibi olur. Allah onun her dileğini yerine getirir.

Kerem ile Aslı EfsanesiBazı şehirlerde Kerem, Aslı Han'a bir zaman kavuşur. Keşişten habersizce bir müddet birbirlerine sevgilerini anlatırlar, dertlerini dökerler. Erzincan Bağlarında ve Kayseri'de olduğu gibi... Sonunda Kerem Aslı'sının peşinden Halep'e varır. Halep Paşasına kendini sevdirir. Paşa, Keşişi tehdit ederek kızını Kerem'e vermeye razı eder. İki sevdalının nikahları kıyılır. Fakat kötü ruhlu Keşiş onlara son fenalığı yapar. Kızına sihirli bir gerdeklik gömlek giydirir. Bu gömlek son düğmesine kadar açılır, tekrar kapanır imiş. Kerem sevdiğinin düğmelerini bir türlü çözemez. Yüreğinden kopup gelen ateşle yanar, kül olur. Kerem'in külleri dağılmasın diye bekleyen Aslı Han'ın saçları, küllerin içinde kalmış bir kıvılcımla tutuşur, iki aşığın ancak külleri birbirine kavuşur.

Sevgililerin birbirine kavuşmasıyla sona ermeyen bir macera olduğu için Kerem hikayesi toy, düğün ve kış geceleri muhabbetlerinde eğlence vasıtası olan halk hikayeleri arasında, çok sevildiği halde, başından sonuna kadar anlatılmaz, hatta birçok yerlerde bunun anlatılmasını günah sayarlarmış.
Ağrı Dağı Efsanesi

İki kız kardeş varmış. Bu iki kardeş çok kavga ediyormus. Bir gün sırtlarında odunla birlikte evin yolunu tutmuslar. Küçük kız ablasindan yardım istemiş ve ablası onu terslemis. Laf kavgasına baslamislar. Küçük kız beddua etmeye başlamış
"Senin gibi bir ablam olacağına tas olsaymis" demis. Ablası da aynı şekilde cevap vermiş. Ve efsaneye göre ikisi de orada biri küçük biri büyük iki dağ olmuşlar 


  

Yılan Hikayesi

Yılan Hikayesi
14 Ocak 2015 by admin
Yılan Hikayesi

prensPadişahla karısının bir türlü çocuğu olmuyormuş, ne yapmışlarsa bir türlü bir çocuk sahibi olamamışlar. Bir gün yaşlı, uzun sakalları olan beyaz bir adam saraya konuk gelmiş, padişah adamı çok sevip akşam yemeğine alıkoymuş. Yemekten sonra sakallı ihtiyar

– “Galiba sizin meyveniz yok” demiş.

Padişah hemen atılmış,

– “Her meyveden var, ne istersiniz?” demiş.

– “Yok,” demiş ihtiyar, “onu söylemiyorum, galiba sizin çocuğunuz yok, onu söylemek istiyorum.”

Padişahla karısının gözleri dolmuş,

– “Çok istedik, ama olmadı” demişler.

– “Peki” demiş ihtiyar, “ben size bir yol göstereceğim, dediklerimi yaparsanız çocuğunuz olur. Ülkenin en ucundaki dağın tepesinde bir pınar var. Baharın yaza bağlandığı gece, tam sabah olurken, mehtap batmadan, güneş de çıkarken çırılçıplak o pınara girip yıkandıktan sonra, ‘hayırlısı neyse olsun’ deyip birbirinize kavuşacaksınız.”

Yaşlı adam bunları söyledikten sonra odasına çekilmiş, ertesi sabah da kimseye görünmeden saraydan ayrılıp gitmiş. Padişahla karısı, büyük bir kalabalıkla yola çıkmışlar. Dağın başındaki pınara girip yıkanmışlar, sonra da çadırlarına çekilip yataklarına girmişler. Padişahın karısı,

– “Allahım bize bir evlat ver de nasıl verirsen ver” demiş.

O gece padişahın karısı hamile kalmış. Aradan dokuz ay geçmiş. Doğum vakti gelmiş. Saraya ülkenin en ünlü ebelerini çağırmışlar. Ama sultan bir türlü doğuramıyormuş, ne yaparlarsa yapsınlar sultan bir türlü doğuramıyormuş. Kentte babasıyla ve üveyannesiyle yaşayan çok güzel ve çok fakir bir genç kız varmış. Padişah, öfkesinden karısını doğurtamayan bütün ebelerin başını vurdurtmuş. Bunu duyan kötü kalpli üveyanne, saraya gidip

– “Benim bir üvey kızım var. Sultanı doğurtsa doğurtsa o doğurtur” demiş.

Bunun üzerine saraydan adam gönderip kızı çağırtmışlar. Kız başına ne geleceğini anlamış, doğru annesinin mezarına gitmiş, annesinden akıl sormuş:

– “Anneciğim ben ne yapacağım, hiç bir ebenin doğurtamadığı sultanı doğurtmak için beni çağırdılar. Benim de kellemi kesecekler.”

Tam o sırada ak sakallı bir ihtiyar peydah olmuş mezarın yanında,

– “Ağlama kızım” demiş, “ben sana ne yapacağını anlatacağım, dediklerimi yaparsan, kelleni kurtarırsın.” Sonra kıza ne yapacağını anlatmaya başlamış. “Sultan benim dediklerimi tutmadı, hayırlısını isteyeceğine, ne olursa olsun dedi, bu yüzden de evlat yerine karnında bir yılan taşıyor şimdi, sen saraya gidince, hemen bir kazan süt isteyeceksin, sütü sultanın bacakları arasına yerleştireceksin, sütün kokusunu alan yılan da dışarı çıkacak.”

Kız saraya gitmiş, ihtiyarın dediklerini yapmış. Gerçekten de sultan, kocaman, kara bir yılan doğurmuş. Hemen padişaha haber vermişler. Sultan hanım ağlamış,

– “Ne yapacağız” diye bir zaman çırpınmışlar, sonunda “Yılan mılan, evlat evlattır,” deyip yılanı kimseye göstermeden sarayın arka odalarından birine yerleştirmişler. Ülkede padişahın bir evladı oldu diye şenlikler yaptırmışlar. Aradan yıllar geçmiş, arka odada bırakılan kara yılan büyümüş, bir gün padişah babasına haber göndermiş,

– “Ben artık evlenmek istiyorum” demiş. Padişah, ne yapsın, bir tanecik evladı. Vezirlerden birinin kızını oğluna istemiş. Düğün yapılmış, gelini gerdeğe sokmuşlar, ertesi sabah kapıyı açmışlar ki, kızın cesedi bir köşede yatıyor. Yılan kızı sokup öldürmüş. Başka bir vezirin kızıyla evlendirmişler. Yılan onu da sokup öldürmüş. Saraydaki kızlar birer birer öldükten sonra, halktan kızlarla evlendirmeye baslamışlar. Yılan prens, o kızları da öldürmüş. Genç kızlar saraya gelin gidip birer birer ölüyormuş. Halk, prensin yılan olduğunu bilmiyormuş, ama prensle evlenen kızların öldüğü memlekette yayılmış, herkes kızını memleketten kaçırmaya çalışıyormuş. Bir gün yılanı doğurtan ebe kızın üveyannesi, saraya gitmiş,

– “Benim çok güzel bir kızım var, sultanı da zaten o doğurtmuştu, prensin dilinden o anlar, onunla evlendirin prensi” demiş.

Hemen kadının evine adamlar gönderilmiş, kız babasından istenmiş. Adamcağız ne yapsın, padişaha hayır diyecek hali yok ya, kızını vermiş. Bunu duyan kız öleceğini anlamış, hemen annesinin mezarına koşmuş yeniden.

– “Anneciğim beni prensle evlendirecekler ama prens bir yılan. Beni de öteki kızlar gibi sokup öldürecek, genç yaşımda öleceğim” demiş.

Kız annesinin mezarı başında ağlarken, beyaz sakallı ihtiyar görünmüş yeniden.

– “Ağlama” demiş, “yılan kılığındaki prens aslında çok yakışıklı bir delikanlıdır. Dediğimi yaparsan insan haline döner, çok mutlu bir hayat sürersiniz.”

– “Ne yapacağım?” diye sormuş kız. İhtiyar da anlatmış.

– “Seni gerdeğe sokacakları zaman, üstüne kırk gömlek giyeceksin. Sen odaya girince yılan sana ‘soyun’ diyecek, sen bir gömleğini çıkart, sonra sen de ona ‘sen de soyun bakalım yılan bey’ de, o da derilerinden birini çıkartacak. Sonra sana yeniden, ‘soyun’ diyecek, sen gene ikinci gömleğini çıkarttıktan sonra ona ‘sen de soyun yılan bey’ diyeceksin. Böyle böyle kırk derisini de çıkarttıracaksın. Kırkıncı derisini çıkarttıktan sonra yakışıklı bir delikanlıya dönecek. Ama sakın ola ki, o bütün derilerini çıkartmadan sen soyunup kalma. O derilerini çıkartmadan soyunursan, seni çıplak görürse sokup öldürür.”

12 Şubat 2018 Pazartesi


   ŞEHİR EFSANELERİ

 


 Ferhat İle Şirin Efsanesi
 
Ferhat, Persler döneminde yaşayan bir nakkaştır. Süsleme sanatı ile ilgilenmektedir. Mimari süslemeler yapmaktadır. Sultan Mehmene Banu’nun kız kardeşi Şirin için sarayın süslemelerini yaparken, Şirin’i görür ve aşık olur.

Ferhat, aşkında yanar, tutuşur. Gözüne uyku girmez. Yemekten, içmekten kesilir. İş yapamaz hale gelir. En sonunda Ferhat, Sultan’dan Şirin’i istemeye karar verir. Sultanın karşısına çıkar ve durumu açıklar.

Sultan bu işe razı gelmez. Belli de etmez. İşi yokuşa sürmeye çalışır. Ferhat’a Elma Dağı’nı delip şehre su getirmesini söyler. Ferhat, aşkla bu teklifi kabul eder. Kazma, kürek dağlara girişir, kazmaya başlar. Kazdıkça kazar.

Sultan, dadısıyla Ferhat’a haber gönderir. Şirin’in öldüğünü duyurur. Bunu duyan Ferhat, fenalık geçirir, Elindeki kazmayı havaya savurur. Kazma, Ferhat’ın başına düşer ve Ferhat oracıkta ölür. Kayaların dibinde, delmekte olduğu dağın eteklerindedir.

Şirin bunu duyar. Hemen dağın eteklerine, kayalıkların olduğu yere gelir. Kahrından bizar olur. Kayalıklardan yuvarlanır. Şirin oracıkta ölür. Bu iki kavuşamayan aşık, aşkları uğruna dağı delmeye çalışıp su aradıkları yerde birlikte ölürler. Her ikisini de oraya gömerler

  


Kız Kulesi Efsanesi (İstanbul)

Merhaba Bugün Size Kız Kulesinin Efsanesini Yazmaya Çalıştım Umarım İşinize Yarar

Bir gün bizans imparatorununbir kızı olur ve kral buna çok sevinir.
Kral ülkenin bilginlerini kızını yetiştirmesi için görevlendirir, ancak bilginlerden biri 18 yaşına geldiğinde bir yılan tarafından sokularak öldürüleceğini söyler.
Bunun üzerine kral denizin ortasında bulunan kuleyi düzenlettirir ve kızını oraya yerleştirir, böylece kızını yılandan koruyabilecekti.
Yıllar geçer kız on sekiz yaşına yaklaşır bütün tedbirlere rağmen, kıza gönderilen üzüm sepetinin içinde bir yılan kuleye gider. Kimse farkına bile varamadan prensesi yılan sokar, zehirler ve kız ölür. Bu olay karşısında çok üzülen kral kaderden kaçılamayacağını anlar. Kızının toprağa gömülürse yılanlara yem olacağını düşünür ve kızının cesedini mumya yaptırıp pirinç tabuta koydurur. Bu tabutu da Ayasofya'nın yüksek duvarlarından birinin üstüne yerleştirilmesini ister. Bu şekilde kızının hiç değilse ölüsünün yılanlardan korunacağını düşünür. Bu tabutun üzerinde iki delik görülmüş ve yılanın kızı ölümünden sonra da rahat bırakmadığı anlatılır.

YEŞİL BAŞLI ÖRDEKLER EFSANESİ Derler ki, ''Küçük gölün dibi bulunmaz'' buna inanırlar da sözde, bu göle, ucuna...